Bu Evrimde Bir Sorun Var!
Canlı yaşamının ortaya çıkmasından insanın evrimsel süreçlerine kadar dünyada izlenen fiziksel gelişim, zekâ gelişiminin sürekli önünde durmuştur. İnsan bedeninin bugünkü algımızla makul ve çekici kabul edilecek bir duruma gelmesi, söz gelimi kıllarından kurtulması, dik yürümesi, alet kullanması (yani bir bakıma elini kolunu nereye koyacağını bilmesi) çoğunlukla bu fiziksel gelişimin evreleri olarak değerlendirilir. Diğer yandan bedene dair bu asgari estetik şartlar sağlandığında söz gelimi bin yıllar önce “tamam budur” desek herhalde bugünkü çabamızla kendimizi sokmak istediğimiz görüntüden çok da uzak olmazdık. Sonuçta milyonlarca yıllık mağara duvarlarındaki resimlere baktığımızda bunların insan figürleri olduğunu anlıyoruz değil mi?
Diğer yandan insanın zekâ ve bilişsel gelişiminin, artık kaba taslağı çıkarılmış bedenin önüne geçen bir gelişim izlemeye başladığı dönemden itibaren, asıl odaklanılması gereken konu olduğu kesin. Zira bu durumu fiziksel gelişimi takip ederek insan bedenine odaklı “homoları” isimlendirmenin çeşitliliğinden ve bugünkü düşünen homoya verilen tek isim üzerinden de izlemek mümkün. Bu durum insanın artık yeni versiyonunun isimlendirilmesine ihtiyaç duyulmadığından ya da duyulmayacağından kaynaklanıyor ve insan odaklı tarihin sonunu gösteriyor olabilir mi? Her ne şekilde değerlendirirseniz değerlendirin tarihin artık bedene değil zekaya göre bir akışa sahip olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Peki bu durumda bize çekici gelenin artık beden değil zekâ olmaya başlamasının üzerinden çok zaman geçmiş olması gerekmez mi?
İşte tam da burada bir sorun var. Bir yandan dijital teknolojilerin fiziksel varlığımızı tehdit ettiği ve bizi bedensizleştirdiği, profesyonellerin vücudunun belden aşağısına ihtiyaç duymadan beyaz ışıktan oluşan portreleriyle dünyayı yönetme yeteneğine sahip olabildikleri görüntülerinin yeterliliği; diğer yandan güzellik ürünleri, kıyafetler, bedenin cinsel çekiciliğinin bir obje ve tüketim metası olarak kullanımı ve anlamsızlaştırılmış, içi boşaltılmış, tek düze hale getirilmiş, dayatılmış bedenin güzelliğine! tapma. Bu sahte güzellik sisteminin işlemediği, başarısız olduğu iddia edilebilir mi? Peki bu bedeni aşıp zekayı ve hakimiyeti yeni bir yaşam formuna ve ilk kez organik olmayan bir yaşam formuna teslim etmenin eşiğinde olduğumuz bu zamanlarda hala işliyor, çalışıyor ve başarılı oluyor oluşu yalnızca bizim yozlaşmamızla, yozlaştırılmamızla açıklanabilir mi?
Burada tüketim kavramını yemek yemenin evrimine dair bir parantez içine alsak, benzer bir sürecin işlediğine şahit oluruz. Homeostatik yeme, tarihin önemli bir kısmını elinde tutan ve insanı bir canlı olarak doğada var olmaya götüren o temel güdüyü barındırıyor. Açsan yersin ya da tekrar yemek bulana kadar yemen gerektiği için yersin. Hala bu güdü üzerinden tüketim yapıyor olsak herhalde fiziksel olarak yeterli, hatta kaynak kullanımı açısından çok daha eşitlikçi ve kesinlikle daha sağlıklı olurduk. Ancak, artık gıda güvenliğini sağlamak için bir “berry” üzerindeki beneklerin ne anlama geldiğini anlamamız gerekmediği kadar doğadan koptuğumuza göre, yiyeceklerin görüntülerine verdiğimiz önem hala çok fazla ve sahte değil mi?
Yiyeceklerin ve yeme davranışının işlevine odaklanılmasının evrimsel güzergâh üzerindeki şimdiki ve hatta birkaç yüzyıl önceki durak olması gerekirken, türümüzün tarihinin en gelişmiş döneminde bedensel haz ve basit ve primitif sosyal ait olma çabaları için yiyor, tüketiyor oluşu, kolayca anlamlandırılabilir bir durum mu? Ya da bilimin “nöro” ön eklerine sahip yeni araştırma alanlarının duyuların sınırlarını zorlayarak kapitalizmin bu bedensel hazzı artırma çabalarına desteği ve bunların “gerçek bilim” ve bilimde ilerleme adına pozitivist paradigmayı çoktan terkedilmiş olması gereken popülizm için kullanıyor oluşu kabul edilebilir mi?
Afiyet olsun :)

Yorumlar
Yorum Gönder