Uçanlar ve Düşenler: Aristokrat kuşlar ile “serf” servis koyunların hikayesi


      “Sizin için enfes bir portakallı ördek hazırlamalarını söyledim Mösyö Bernard.”

   Henüz oturmuş olmasına rağmen bu geniş ve yumuşak koltuk sırtını öylesine güzel sarmıştı ki bir an doğrularak karşısındakine yanıt vermek Lucas için iki saniyeye saatleri sığdıran bir eziyete dönüştü. Bunun etkisiyle olacak yüzünde belli belirsiz bir hoşnutsuzlukla ettiği teşekkür, ev sahibinin bu önemli misafirini tam olarak mutlu edemediğini hissetmesine neden oldu.

     Sanırım bir çoğunuz bu parçada geçen anlatımı yadsımadı hatta belki de dilini ve içeriğini beğenmiş bile olabilirsiniz. Bunun için minnettarım. Diğer yandan, pasajın edebi dili ve içeriğindeki anlam dışında bu kabullenişi kolaylaştıran başka bir etmen olduğunu anlatmak istiyorum. Ama bunu direkt olarak söylemek yerine, kolayca fark etmenizi sağlayacak ikinci pasajla devam ediyorum. 

    “Lütfen dinlenin Sayın Lordum, zira uzun bir yolculuk oldu. Siz dinlenirken Sebastian’dan akşam yemeği için leziz bir ayak çorbası hazırlamasını isteyeceğim.”

    Uzun bir yolculuğun hemen sonrasıydı ancak Philip hiçbir yorgunluk belirtisi hissetmediği gibi, hayata gözlerini açtığını henüz öğrendiği bu büyük malikaneyi bir an önce keşfetmek için müthiş bir arzu içerisindeydi. 

   Bu kez anlatıda bir zıtlık hissettiniz değil mi? Dil ve içerik bakımından bir öncekine oldukça yakın hazırlanmış ikinci yazıda bu zıtlık nereden kaynaklanıyor ve anlatıyı bütünlemeyen unsur nedir? 

   Birinci pasajdaki “Mösyö, geniş ve yumuşak koltuk, önemli misafir” gibi ifadelerin hikâyenin kurgusu içerisinde yer alan “portakallı ördek” ile bağlamsal olarak uyumlu olduğu; ikinci pasajdaki benzer, “Lord, Sebastian’a hazırlatmak, büyük malikane” ifadelerinin ise ikram edileceği söylenen sakatat çorbası ile anlatının bütünlüğünü sağlamadığını görüyoruz.  

    Her ne kadar edebi metinler olarak kurgulanmış iki farklı pasaj üzerinden gitmiş olsam da amacım aslında edebiyatın inceliklerini ve iyi yazmanın ipuçlarını anlatmak değil. Diğer yandan sosyolojik bir unsur olarak yemeğe yüklenen anlamın sınıflar arasında nasıl farklılık gösterdiğini ve bu farklılıkların sorgulanmadan kabul edilişini vurgulamak istiyorum. 

     Haydi başlayalım;

    İnsanlık tarihi boyunca ve özellikle de insan topluluklarının göksel bir tanrısallıkla hemhal olmalarıyla birlikte, uçan varlıklar ve özellikle kuşlar tanrısal özellikleri kendisinde bulunduran varlıklar olarak görülmüş ve bu özelliklerinden dolayı üstün yaratıklar olarak nitelendirilmiş. Orta Çağ sofralarında bütün pişirilmiş domuz yavrusunun içinden uçurulan canlı kuşlardan yakın dönemlerde diplomatik davet sofralarının menülerine, uçanlara atfedilen bu özelliğe dair toplumsal bilinçaltında yer etmiş inancın yansımalarının günümüze kadar sürdüğünü görmek mümkün. 

    Peki madem tanrısal ve kutsal özellikler barındırıyor, bu canlıları neden yiyoruz; burada bir gariplik yok mu? Yok. Çünkü kültürel kodlarımızda var olan mesajlardan biri de tanrısal olanı kendimize katmak. Bu tarih öncesinden bugüne bazen kutsala yüz sürerek, bazen elleri göğe açıp ona yakınlaşarak ve bazen de kutsal olanı bünyemize katmak için en kısa yol olan yemek yoluyla yapılagelmiş. Evet inanması zor ama bu adetin bugüne kadar geldiğinin en açık örneklerinden birisi, ibadete açılan Ayasofya Camii’nin kapısının küçük parçalar halinde koparılarak yutulması hadisesiydi. Bu konuyla ilgili kısa bir Google aramasıyla ufkunuzu açacak sonuçlara ulaşmanız mümkün olacaktır.

    Kuş olayının yüzyıllarca ve hatta binyıllarca beğenileri, tercihleri ve tüketimi çoğunlukla bu kültürel temel üzerinden şekillendirmiş olmasının tersine koyunlar, sığırlar ve domuzlarsa ayağı yere basanlar olarak, aciz inanlardan üstün yönleri bulunmayan, sıradan canlılar olarak görülmüştür. Onlar uzun bir süre halktan olanlara layık görülmüştür. Tabii halkın elinde ne varsa tanrılara onu sunar. Kurban edilen hayvanların etlerinin tanrılara sunulması ilkel halklardan beri sadakatinin önemli bir göstergesi olarak kabul edilmiştir.

    Gelelim düşenlere. Sakatatlardan bahsediyorum ve hayır, alegori yapmıyorum. Sakatatın artık tercih edilmeyen bir gıda maddesi olarak toplumun gözünden düşüşünü değil, birebir karından düşüşünü kastediyorum. Arapça skt (düşük-düşen) kökünden gelen sakatatlar aslında hayvan kesildiğinde içinden ilk düşenler olması itibariyle bu ismi almış ve yine arapça -at ekiyle çoğul anlamı kazanmış. Bu düşüklüğün aynı zamanda bazı tarihi kaynaklarda yenmeye değer bulunmayan yani düşük değerli olarak tanımlanmış olması da toplumsal statü skalasındaki yerini açıkça ifade ediyor sanıyorum. 

   İnsanlığın tüketmeye niyetlendiği yiyeceklerin onun toplumda meşruiyet kazanma mücadelesini destekliyor olduğu açıkça görülüyor. Bunun yanı sıra insanın yaşadığı toplum içerisindeki konumunu yükseltme çabası sadece yemek üzerinden değil, dinlenilen müzik türü, tercih edilen kıyafetler, kullanılan takılar, içinde yaşanılan evler de dahil olmak üzere kültür tarihinin en başlarından beri var olan ve hala devam eden bir sembolik mücadele olarak sürüyor. Meşru olana sahip olan toplumun üst sınıflarında yer almayı her zaman diğerlerinden daha çok hak eder görünüyor. Kendimizi kabul ettirmek adına bu kadar çaba, aslında doymakla ilgili bir kaygımızın olmadığını göstermiyor mu?  

    Şimdi günümüzde lüksü, üstünlüğü neden sakatatlarla değil de (Fransa’nın en ünlü gurmelerce bile kıymet verilen bazı gastronomik hazineleri hariç), göklere layık bir portakallı ördekle temsil ettiğimiz daha net anlıyorsunuz değil mi? 

      Madem her şey netleşti, o zaman son bir kıssayla bitirelim;

    Çillinin ötüşüyle Mehmet Amca her zamanki gibi hızlı ama acelesiz bir şekilde kalktı yatağından. Önce kümese bir uğradı. Zira son günlerde kümeslere dadanan sansar için yaptığı büyük kapanın vazifesini yerine getirip getirmediğini merak ediyordu. Heyecanla bahçeye çıktı ve gözleriyle etrafı taradı. Kapan boştu ama kümeste de herhangi bir anormallik göze çarpmıyordu. Kazlar, ördekler, tavuklar ve Çilli her zamanki yerlerinde rahat görünüyorlardı. Bugün onun için en mutlu gündü. Zira oğlu askerden dönüyordu. Onun şerefine tüm köye bir ziyafet verecekti. Köyün en varlıklısı olarak bu büyük günü iki üç tavukla, ördekle geçiştirecek değildi ya; oğlunun eve dönüşüne layık büyükçe bir koç yakışırdı bu ziyafete… 

    Afiyet olsun :)



Yorumlar

Popüler Yayınlar